PDA

Tam Sürümünü Görmek İçin : "Erkekler çok komik"


Ali Sarı
15/03/2004, 23:32
Hoş bir yazı. Paylaşalım :P

Erkekler çok komik

Türkiye siyasetin iplerinin alabildiğine gerildiği bir dönemden geçiyor. Nelerin olup bittiği konusunda ne halkın, ne de halkın temsilcisi olduğunu düşünenlerin zihninde muhkem bir tasavvur mevcut değil. Herkes bir şeyler söylüyor; daha doğrusu bir şeyler söylüyormuş gibi yapıyor ve fakat esasen hiçbir şey söylemiyor. Bu karmaşıklığı, bir biçimde açık kılmak lazım geldiğini düşündüm ve bunun üzerine ben de herkesin aksine, bir şeyler söylemiyormuş gibi yapıp bir şeyler söylemeye karar verdim. İşte size Averchenko’nun dilinden irtica’nın postmodernist bir yorumu:

Gülümseyerek “Erkekler çok komik” dedi. Bunun kabahat mi, yoksa övme mi belirttiğini anlamadığım için, “Gerçekten doğru” diye cevap verdim.

- Kocam tam bir Othello! Bazen onunla evlendiğime üzülüyorum.

Anlamayarak baktım. “Açıklamandan…” diye söze başlayacak oldum. “Haa, senin duymadığını unutmuşum” diye sözüne devam etti:

- Üç hafta kadar önce kocamla alandan geçip eve yürüyordum. Bana çok yakışan siyah bir
şapkam vardı ve yürümekten yanaklarım pembeleşmişti. Bir ışığın altından geçerken, esmer bir adam bana baktı ve aniden kocamı kolundan tuttu. “Ateşinizi verebilir misiniz?” dedi. Alexander kolunu çekti, eğildi ve şimşek gibi bir hızla yerden aldığı tuğla ile adamın kafasına vurdu. Adam yere yığıldı. Korkunç bir şey!

- Kocanı ansızın ne gibi bir şey öyle kıskanç yaptı?

Omuzlarını silkti. “Söyledim ya, erkekler komik.”

“Hoşça kal” deyip çıktım, köşede kocasıyla karşılaştım. “Merhaba” dedim; “İnsanların
kafalarını kırmaya başladığını duydum.”

Gülmeye başladı.

- Anlaşıldı, karımla konuştun. Çok şanslıydım. O tuğla hemen elime geldi. Yoksa bir düşün:
Cebimde bin beş yüz ruble vardı ve karım elmas küpelerini takmıştı.

- Seni soymak istediğini mi zannettin?

- Karanlık bir köşede adamın biri sana yanaşıyor. Daha ne beklersin?

Şaşkın şaşkın odadan ayrıldım ve yürümeye devam ettim. “Sana bugün yetişmek imkansız” diye bir ses duyup döndüm baktım ve üç haftadır görmediğim bir arkadaşımı gördüm:

- Aman Tanrım! Senin başına ne geldi?

Hafifçe gülümsedi.

- Birtakım delilerin başıboş dolandığından haberin var mı? Üç hafta önce biri bana saldırdı. Hastaneden bugün çıktım.

Ani bir ilgiyle sordum:

- Üç hafta önce mi? Alanda mı duruyordun?

- Evet. Çok saçma bir şey. Alanda oturuyordum. Canım çok sigara içmek istiyordu. Kibrit yok. On dakika filan sonra bir bey, yanında yaşlı bir kadınla sigara içerek geliyordu. Yanına gittim, koluna dokundum ve en kibar tavrımla, “Ateşinizi verebilir misiniz?” diye sordum. Sonra ne olduğunu düşünebiliyor musun? Deli yere eğildi, bir şeyi kaptı, bir dakika sonra ben kafam kanar halde, kendinden geçmiş, yerde yatıyordum. Herhalde gazetede okudun?

Ona baktım ve içtenlikle sordum:
- Gerçekten bir deliyle karşılaştığına inanıyor musun?

- Eminim.

Bir saat sonra kent gazetesinin eski sayılarını merakla karıştırıyordum. En sonunda aradığımı buldum, kaza sütununda kısa bir not:

İçkinin etkisi altında

Dün sabah, alanın bekçileri, bir bankın üzerinde kimliğinden iyi bir aileden olduğu anlaşılan bir genç adam bulmuştur. Aşırı içkili olmanın sonucunda, yere düşüp kafasını yakınındaki tuğlaya vurarak yaralandığına inanılmaktadır. Haşarı gencin ana-babasının üzüntüsü derin olmalı.


Dücane Cündioğlu – Philo Sophia Loren s:20 – Gelenek Yayıncılık


Ali Sarı
15/03/2004, 23:37
Bu da aynı kitaptan bir başka yazı.

Philo-Sophia-Loren

Geçtiğimiz Cumartesi günü Ankara'da -oldukça uzun bir aradan sonra- sahillerin (Ankara sahillerinin) o haşarı çocuklarıyla buluştuk... konuştuk... tartıştık... söyleştik...

Bir düştü yorduğumuz, yorumladığımız...

3-4 saat boyunca yordum ve yoruldum... yorduk ve yorulduk...

Bizim haşarıların sahilleri terkettiklerini düşünmekle yanılmışım... Hâlâ oradalarmış... orada bekliyorlarmış... ateşin sönmemesi için hâlâ çabalıyorlarmış... Aralarında üşüyenler var, donanlar var, ölenler var... FAKAT sönenler yok! Yormayı ve yorulmayı hâlâ umuyorlar, umursuyorlar... hâlâ hayra yoruyorlar...

Evet, gözleri hâlâ pırıl pırıl... bakışları hâlâ iddialı... sesleri hâlâ mütehakkim... Okumayı sürdürüyorlar, tartışmaktan kaçınmıyorlar, reddetmekten çekinmiyorlar... ("İslâm gelecek dertler bitecek" demeye cesaretleri kalmamış sadece.)

Bu yüzden olmalı ki yorum'un istikameti dışarıya doğru değil; hep içeriye doğruydu... Ne yazık ki karşılarındaydım... keşke aralarında olsaydım, olabilseydim...

İçlerinden biri, "Bize yardımcı olabilir misiniz?" diye sordu... "Kimse kimseye yardımcı olamaz" diye cevap verdim: Hani biri, "adam olacak çocuk adam olur" demiş de diğeri, "doğru ama vesile olmak lâzım" diye ilave etmiş ya...

"Tamam işte" dediler; "Siz de o zaman vesile olun!"

Çaresiz, ilk yargıdan yana çıkıp, iyi niyetli o ilavenin sadece iyi niyetten ibaret olduğunu belirtmek zorunda kaldım...

Şiir okuyorlarmış... Şiir yazıyorlarmış...

Şiir yazmak için acılanmak/acıya bulanmak yeterli değildi oysa... Yalnızlamak, yalnızlanmak da gerekiyordu; çünkü "Şiir yalnız'ca yürüyenlerin işidir" denmişti yalnızca...

Köşede öylece bizi izleyen biri yanıma yaklaşıp, "İnzivadan ne zaman çıkacaksınız?" diye sorunca, kendisine "İtikaf değil benimki, tamıtamına itizal" diye fısıldadım: "Bu nedenle iflah olmaz bir durum bu!"

Salonda kız öğrenciler çoğunluktaydı; kız sözcüğü kıt sözcüğünden dönüşmüş olmasına rağmen... Suâl-sorma-hakkımı kullandım: "Ev kadını mı, iş kadını mı olmak istiyorsunuz?"

Cevap vermekte tereddüt ettiler... Ben de hemen kipi değiştirdim: "Müslüman kızlarımız daha çok ev kadını mı, iş kadını mı olmayı istiyorlar?" Hepsi birden şu cevabı verdi: "Elbette iş kadını olmayı istiyorlar!"

Bu arada Nietzsche'nin "...Akademisyenliğe eğilimleri olan kadının genellikle cinselliğinde bozuk bir şey vardır; doğurgan olmayış kendini belli bir erkeksi beğeniyle ortaya koyar" şeklindeki cüretkâr yargısının işkadınlığını kapsayıp kapsamadığı meselesi gürültüye gidiverdi. (Bir daha da geri gelmedi.)

"Anneleri gibi olmayı istemedikleri için işkadını olmayı tercih ediyorlar olmasınlar?" diyerek suâl sormayı sürdürünce, hiç düşünmeksizin evet diye karşılık verdi gözleri; dillerinden ise belirli belirsiz bir "herhalde..." sözcüğü çıkıverdi.

Kızlarımız anneleri gibi olmayı niçin istemezler ki?...

Bu soru(n) hakkında kimse konuşmaya istekli olmadı...

Salondakilere, bir vesileyle, Tanrı'nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sordum; susarak (!) cevap verdiler. Dünyanın döndüğünden hiç kuşkulanmış olup olmadıklarını sorunca, bu sefer "hayır" demekten çekinmediler.

İmanın mahiyeti değişmişti. Kuşku metafizik alanda güçlenmiş, fizik alanında yokolmuştu anlaşılan.

-"Peki annelerinize, anneannelerinize Tanrı'nın varlığından hiç kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsak ne cevap verirler sizce?"

Müsbet bir cevabın, annelerimiz ve anneannelerimiz için mümkün olamayacağı husûsunda ittifak vardı. Hatta biri "Bizi sopayla kovalarlar" deyince bütün salon bastı kahkahayı.

-Dünyanın döndüğünden ya da gavurların aya çıktıklarından kuşkulanıp kuşkulanmadıklarını sorsanız onlara?

Cevap kesindi: annelerimiz, anneannelerimiz muhakkak kuşkulandıklarını söyleyeceklerdi.

Hal böyleyken, kızlarımız niçin anneleri gibi olmayı istemiyorlardı acaba?

Salona sessizlik çökmüştü; zira herkes yorulmuştu.

Hepimiz bir düş'tük artık; philo-sophia-loren haline gelen bir düş!

Dücane Cündioğlu

BiGaNe
20/03/2004, 15:32
bundan kadınların aklı azdı şimdi hiç kalmamış sonucunu mu çıkarmalıyız. (Gerçi kitabın önünü ardını görmeden bunu söylemek doğru mu bilmem ama...)
Bilahere çıkardığın neticeyi iletirsin.....;)

senseofblue
20/03/2004, 20:50
Alıntı:
Hal böyleyken, kızlarımız niçin anneleri gibi olmayı istemiyorlardı acaba?


Yazar, kızlarımızın niçin anneleri gibi olmak istemediklerini sorgularken, kendilerinin ne kadar babaları yahut dedeleri gibi olmak istedikleri üzerinde de kafa yormuşlar mıdır acaba? Hiç zannetmiyorum. Dücane Cündioğlu'nun gazetedeki köşesindeki "reçel, turşu yapmayı bilmeyen kadınlar" muhabbetiyle başlayan ve yeni kitabıyla alevlenen düşüncelerini "sığ" buluyorum. Eğer kentleşme, modernleşme sorgulanacaksa (yani maksat bağcıyı dövmek değilse eğer) bu işin cinsiyeti olmaz, sosyolojik bir gözle, somut verilerle incelenir. Olayı politize etmek istemiyorum, ya da bu şekilde algılanmasını istemiyorum demek daha doğru. Fakat birileri diğerlerinin yerine, onların adına konuşmaktan vazgeçmeli. Şairin dediği gibi "Hangi dünyaya kulak kesilmişse diğerine sağır" türü bir yaklaşım kimseye fayda getirmez. "Öteki/leştirmek" bence bu bütün aydınların, ya da kendini aydın zanneden herkesin sorunu. Empati yeteneğimizi giderek kaybediyoruz, yazık...

Ali Sarı
20/03/2004, 22:15
Reçel, turşu muhabbeti ile ilgili olarak, yazarın işaret ettiği noktanın değil de işaret etmek istediği şeyi gösterdiği parmağın dikkat çektiğini bir kez daha görmüş oluyoruz bu şekilde.

Ali Sarı
21/03/2004, 00:22
Yazar, kızlarımızın niçin anneleri gibi olmak istemediklerini sorgularken, kendilerinin ne kadar babaları yahut dedeleri gibi olmak istedikleri üzerinde de kafa yormuşlar mıdır acaba? Hiç zannetmiyorum.

Sanırım bu yazı, özellikle de son paragraf sorunuza cevap olacak nitelikte.


"Reçel Yapamayan İslâmcı Kadınlar"

Geçenlerde bir arkadaşım PhiloSophiaLoren'i okuyan -artık evlilik çağına gelmiş bulunan- erkek kardeşinin, yengesine "Ben reçel yapmayı bilen bir kızla evlenmek istiyorum" dediğini aktarınca tebessüm etmekten kendimi alamadım. Çünkü "reçel yap(a)mamak" kavramına -tıpkı "babaannelerden utanmak" kavramsallaştırmasında yapmaya çalıştığım gibi- birbiriyle ilintili anlamlar yüklemiştim: msl. geleneksel aile'nin hızla çözülmeye başlaması, günümüzde 'kadın'la 'ev' sözcüklerinin birbirlerini iter hâle gelmeleri, kızlarımızın sorunlarını ev(leri) dışında çözmeye yönelmeleri, ileride çocuklarına aktaracakları tecrübeleri ailelerinden tevarüs etmekteki isteksizlikleri, imkânsızlıkları, vs.

"Reçel yap(a)mamak" kavramına yüklediğim anlamların okur tarafından hiç değilse bu düzeyde olsun sezinlenmesi, işaret ettiğim noktanın anlaşıldığını gösteriyordu. Nitekim Konya sokaklarına gençlerin "Reçel Yapamayan İslâmcı Kadınlar" diye afişler astıklarını işitince bir kez daha tebessüm ettim. Doğrusu, meselenin böylesine abartılacağını tahmin edemezdim. İslâmcı kadınların "Allah kuru iftiradan saklasın" deyip her fırsatta pekâlâ reçel de, aşure de yapabildiklerini anlatmak ihtiyacı hissetmelerine yol açması bakımından bu tür abartıların tamamen yararsız olduklarını söyleyemem.

Söylenebilecek olan sadece şu: Kavramların kendileri, taraflarca bir hakikat gibi algılanıyor ve onlar, gösterilen yere bakmak yerine o yeri gösteren parmağa odaklanarak mecazî ifadeleri hakikate dönüştürüyorlar.

Reçel yapabilmesi veya sofrada rengârenk reçel çeşitlerinin bulunmasına ihtiyaç duyabilmesi için bir çocuğun öncelikle ailesiyle birlikte kahvaltı masasına oturması ve reçeli kendi evinde, yani aile sofrasında görmesi gerekiyor. Kendi evinde, kendi yatağında uykuya dalıp kendi evinde gözlerini açamayan çocukların mahrum olacakları tek şey reçel midir? Oysa reçel benim nazarımda anne sevgisini, yuva sıcaklığını, aile terbiyesini temsil eder. Yurt odalarında veya bekâr evlerinde sadece doymak için sofraya oturan, annelerinin hazırladıkları sofralarda kahvaltı yapmak imkânı bulamayan, aile sofrasının sıcaklığını yeterince tatmadan büyüyen çocuklar okullarını bitirip mezun olsalar n'olur, olmasalar n'olur? Reçelden mahrum olmanın, aile içinde yaşamak zenginliğinden mahrum olmak anlamına geldiğini bu kadar mı açıklıkla vurgulamam gerekiyordu?

Kız çocukları çokluk ninelerini veya annelerini örnek alamıyorlar; zira onlarla ayrı dünyaların insanları olduklarına inanıyorlar ki tamamen haklılar. Annelerinin kurdukları sofralarda annelerinin elleriyle yaptıkları o güzelim reçelleri (!) yiyemeden büyüyen bu kızcağızlar için ev ortamı sıkıcı geliyor ve tabiatıyla onlar da dışarıda yemek yemeyi ya da sokakta abur-cubur bir şeyler atıştırmayı modernlik sanıyorlar. Çalışarak hayatını geçirecek olan bu iş kadını adaylarının hafta sonları dışarıda yemek yemeyi arzulamalarından, bu tür bir hayatı sağlayacak bir geçim standardına ulaşmayı ise köylülükten kurtulmak gibi algılamalarından daha tabii ne olabilir? Aile ortamında yetişen çocuklar aile kurabilirler; reçel yiyerek büyüyen çocuklar reçelin eksik olmadığı sofralara ihtiyaç duyarlar; zira insanlar ailelerinden aldıklarını ancak kendi ailelerine verebilirler. Aile havasını teneffüs etmemiş kimselerin ailevî değerlere karşı kayıtsız kalmaları, dolayısıyla anne yemeklerine duyulan özlemi hafife almaları gayet tabiidir.

Ben başından itibaren reçel kavramını ailevî değerleri (aile ortamını) sembolize edecek şekilde kullandığım halde kimileri bu konudaki sözlerimi yanlış anlayıp reçeli hakikî mânâsıyla yorumluyorlar. Gerçi bu yanlış anlama sebebiyle hanımların ikide bir reçel pişirme becerilerini ortaya sermelerinden şikayetçi olduğum düşünülmesin; bilâkis bu gelişmelerden memnuniyet duyuyorum.

Lâkin asıl soru(n) şu:

Çocuklarını iyi bir eş, iyi bir anne, iyi bir ev hanımı olarak yetiştirmek cesaret ve kabiliyetini yitirmiş bulunan yorgun anneler, kendilerinin kızlarına vermediklerini onların kendi çocuklarına vereceklerini mi sanıyorlar?

Böyle sanıyorlarsa yanılıyorlar; zira anneleri (babalarıyla birlikte olup) onları yurtlara, bekâr odalarına gönderdikleri için, onlar da daha erken davranıp çocuklarını kreşlere gönderecekler. Anneleri zahmet edip mesela reçel yapmadıkları, börek açmadıkları için, hatta onları cola-hamburger kültürüyle yetiştirmeyi köylülükten kurtulmak gibi algıladıkları için onlar da çocuklarına annelerinden öğrendiklerini öğretecekler; meselâ su böreğine tenezzül etmezlerken hamburger veya pizzayı çağdaş zevklerinin arasına katacaklar.

Sözün özü, modern müslüman kadın mezarlık ziyaretlerini terkettiği için reçel yapmayı da terketti; ölülerine Kur'an veya Yasin okumayı hurafe, hatim indirmeyi ise anlamadan yapılan lüzumsuz bir tekrar, Ramazanlarda cami ziyaretlerini 'anlamsız geziler' olarak telakki ettiği için kurduğu sofralara reçel yerine nutella koymaya başladı. Geleneği pirinç ayıklar gibi ayıklayacağını sanıp Kitap'ta yerini bulamadıklarını ritüel, kült vb. terimlerle tanımladığı için annesini, babaannesini örnek almayı başaramadı; üstelik onları "babaları ve dedeleri tarafından ezilen zavallılar" olarak tanımlamanın nelere malolacağını hesaplamadı.

Belki birileri, "Peki ya erkekler? Onlar bu arada neler yaptılar?" diye sorabilirler. Hemen söyleyeyim: Erkekler pişkin pişkin sırıtıp "Biz masumuz; çünkü o sırada bakkala nutella almaya gitmiştik, evde neler olup bittiğinden hiç haberimiz olmadı" diyecekler.

Dücane Cündioğlu - 7 Mart 2004 – Yeni Şafak

BiGaNe
31/03/2004, 02:09
Aslında Cündioğlu ‘modern toplumda İslam kadınının yeri ve duruşu ne olmalıdır?’ sorusuna yeni soru(n)lar eklemiş. Bakış açısı biraz daha spesifik belki. Bununla beraber, eğer sizin uzattığınız parmak birilerini gözüne batıyorsa, işaret ettiğiniz yerden çok parmağınıza dikkat edilmesi içten bile değildir.
Karşıdan seyretmek ve bir kompozisyon çizmek güzel de, bir de İslâm kadınına yeniden ‘reçel yapmayı’ nasıl öğretmeli? Fırsat buldukça Nutella reklamı yapanlar ne olacak? (tamamen sembolik manalarıyla kullanılmıştır)…vs. gibi sorulara verilecek cevapları bulmak lazımdır.
Hatta elzemdir.
Her şey aslına rücu' eder.
Lakin haddini aşan şeyler de zıddına inkılab edeceğini de unutmamak lazım...

Cekici
31/03/2004, 16:51
amma yazmışsınız okuyacam diye canım çıktı.

Ansugo
31/03/2004, 21:06
Forum database'ini şişirmeyelim Ali Hanım. Lütfen.