PDA

Tam Sürümünü Görmek İçin : Lâle Doğunun Işığı


acelya
28/08/2003, 10:42
Dün gece CNN Türk`te bir belgesel vardı. "Lâle Doğunun Işığı" isimli bu belgesel lâlenin Òsmanlı`daki öneminden başlayıp, Avusturya elçisinin (umarım yanlış hatırlamıyorumdur) lâleyi nasıl kendi ülkesine taşıdığı ile devam edip, lâlenin her iki ülkeyi de nasıl bir felakete süreklediği ile bitiyordu.

"... kurucusu Osman Bey`dir." İlk duyduğum cümle bu idi. Osmanlı`ya dair bir şeyler anlatılacak diye beklerken karşıma lâle çıktı. Lâlenin Osmanlı hayatında ne de çok yer aldığı anlatılıyordu: at başlıklarında, padişah kaftanlarında, süs eşyalarında, çinilerde, Kur`an muhafaza kaplarında, cami duvarlarında ve süslemelerinde... Sanırım en önemlisi de padişahların göz zevklerine hitap ettiği bahçelerde yer alması idi.

Ebu`s Suud Efendi lâlelerle yakından ilgilenmekte ve Kafkaslar gibi çeşitli bölgelerden getirilen yabani lâlelerle rastgele melezlemeler gerçekleştirmektedir. Ayrıca bu yeni tür lâleler de "İstanbul lâleleri" olarak anılmaktadır.

Osmanlı artık büyük bir devlettir ve çeşitli ülkeler elçilerini göndererek dostluklarını belirtmektedirler. İşte bu sebeple İstanbul`a gelen Avusturya ( umarım yine yanlış hatırlamıyorumdur) elçisi ülkemizden aldığı lâle soğanlarını kendi ülkesine götürür ve bu soğanları dönemin ünlü bir botanikçisi olan arkadaşına verir. Ve böylece lâle Avrupa`ya taşınır.

Lâle artık sadece Osmanlı saraylarını değil, Avrupa hükümdarlarının da saraylarını süslemektedir.

Yetiştirilen lâlelerin farklı türlerinin melezlenmesi ile ortaya bazı ilginç lâle türleri çıkmakta ve bir ailenin bir yıllık geçiminin 250 gulden olduğu bir dönemde bu farklı lâle türleri 12.000 gulden`e alıcı bulmaktadır. Hatta ilerki zamanlarda lâleler üzerinde kumar dahi oynanmaya başlanmıştır. Ancak geçen süre zarfı sonunda sadece bir gece içerisinde lâlelerin fiyatları %95 oranında düşer ve geçimini lâle yetiştiriciliği ile sağlayan insanlar perişan duruma düşerler. Bu nedenle de çoğu insan Hollanda kanallarına atlayarak intihar eder.

Padişah III.Ahmet lâlelere oldukça düşkündür. Onun tahta geçmesi ile lâle bir kez daha Osmanlı `daki yerini alır.Lâlenin açma mevsiminin gelmesi ile her yıl şenlikler düzenlenir, kutlamalar yapılır. Hatta III.Ahmet`in lâleye olan düşkünlüğünün onun devlet işlerine zaman ayırmasına engel olduğu şeklinde abartılı cümleler dahi kullanılır.

Lâlenin getirdiği bu şatafatlı ve ihtişamlı dönem harcamaların fütursuzca gerçekleştirilmesine ve ekomomisi savaş ve fetihe (savaş ganimetlerine) dayalı olan Osmanlı`nın zor durumlara düşmesine sebep olmuştur. Bu zor durumdan kurtulmak için de halktan yüksek vergiler alınmaktadır. Halk artık dayanamaz ve sokaklara düşer. Sonunda da bu ihtişamlı dönem Patrona Halil İsyanı ile sona erer. Bütün bunlara sebep olduğu düşünülen "lâle", tek bir soğan tanesinin dahi kalmasına izin verilmeyecek şekilde ortadan kaldırılır.

Lale böylece girdiği her iki ülkeye de acı sonlar yaşatmıştır.

Maalesef artık günümüzde Osmanlı lâlelerine rastlanmamaktadır. Çünkü o türlerin hangi tür lâlelerin melezlenmesi ile ortaya çıktığı bilinmemektedir.

Belgesel Hollanda, da yer alan lâle tarlalarının ekrana gelmesi ile bitiyor. Gözünüzün alabildiğe uzandığı büyük tarlalara ekilmiş olan lâleler muhteşem bir görüntü sunmakta. Ancak bu muhteşem görüntüyü sağlayan lâlelerin türlerinin sayısı 20`dir. Zamanında elde edilen ve yetiştirilen tür miktarı o kadar çoktur ki, bu türleri göstermek ve hangi soğandan hangi lâlenin çıkacağını belirtmek için kataloglar hazırlanmakta iken; günümüzde sadece 20 çeşidinin var olduğunu bilmek gerçekten çok acı. Yoksa bu tarlaların bizde değil de, bir başka ülkede bulunması ve o ülkenin adı ile anılması mı acı? Karar sizin...


MEHMET
28/08/2003, 11:06
http://pancake.as.utexas.edu/juntao/wedding/tulip.jpg
Osmanlı İmparatorluğu zamanında lâlenin önemini açıklamak için Sultan III. Ahmed devrinde yaşanan "Lâle Devri"ni bakmak yeterli aslında. Ancak ondan çok önce laleye en düşkün padişah olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın adını zikretmek gerekir. Kanuni, Osmanlı’da ‘Lale çılgınlığı’nı bilmeyerek başlatan padişah olarak anılır. Tabii ki tarihte ‘lale delisi’ olarak padişah III. Ahmed (1703–1730) gösterilir. ‘Lalelerin sultanı’ III. Ahmed gibi aynı derecede lale tutkunu olan Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (1718– 1730) da sadece Lale Devri’nin baş mimarları olarak tarihteki yerini almadılar, Osmanlı tarihinde şimdiye kadar eşi görülmemiş bir döneme de imza attılar.
Bir Osmanlı tüccarının ‘hediye’ olarak Avrupalı bir tüccara lale soğanı göndermesiyle Avrupa’da bir sektör haline gelen lale, 18. yüzyıldan itibaren tekrar İstanbul’a dönmüş dönmesine; ama soğanları kısırlaştırılmış. Bugün anavatanı İstanbul’un nadir yerlerini süsleyen lalenin Hollanda’da 2 bin 500’den fazla türü bulunuyor. Dünyanın dört bir yanına yılda iki milyar lale ihraç eden Hollanda ekonomisinde lale önemli bir yer tutuyor.
Darısı bizim ekonomiye.

Junkie
28/08/2003, 15:50
Damat ibrahim Deli ibrahim deil mi ya ?

MEHMET
28/08/2003, 16:00
Orjinal mesajı gönderen Junkie
Damat ibrahim Deli ibrahim deil mi ya ?
I. İbrahim’e Deli İbrahim denmektedir. Gerçekten deli midir?

I. İbrahim’in buhranlı bir hayatı bulunduğu, kendisinin mütevazı, sade-dil, hırs, gururdan uzak, elmas gibi yüreği olan ve hassas yapıda bir insan olduğunda tarihçiler müttefiktirler. I. Mustafa ile ilgili söylenen hafif akıllılık gibi tabirler dahi, bu sultân için kullanılmamıştır. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır. Ancak başta Telli Haseki Hasekisi ve bazı musâhibeleri olmak üzere, çevresindeki bazı insanlar, onun bu zayıf şahsiyetinden istifade etmişler ve tabir yerindeyse kanına girmişlerdir. Padişah olmadan evvelki stresli hayatın da tesiriyle, onda samur merakının aşırılığı ve bu yüzden samur vergisini koyması, mücevherli kayıklar yaptırması ve doğruluğu şüpheli olmakla birlikte sakalının tellerine inciler dizdirmesi gibi garip davranışları bulunduğu söylenmektedir. Kaynaklar onun kindar, mal düşkünü ve kıskanç olduğunu kabul etmektedirler.

Burada iki durumu vuzuha kavuşturmak gerekmektedir:

Birincisi, mu’teber Osmanlı kaynaklarında onun için Deli lakabı kullanılmamaktadır. Sadece son zamanlarda kaleme alınan bazı kaynaklar, ısrarla bu lakabını ön plana çıkarmaktadırlar. Bu lakabı ilk kullanan ve çevreye yayan katlini arzuladığı Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efendi ile Anadolu’nun huzuru için idam ettirdiği Şi’î isyancılardan Kesikbaş Emirgûneoğlu’dur. Halbuki onun devletin askerî, malî, adlî ve idarî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanlara olan teşvikleri, isnad edilen bu sıfatın doğru olmadığına yeterli bir delildir.

İkincisi, Bütün bunlara rağmen, I. İbrahim’in tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir. Kaynaklar, onun zaman zaman hafakanlar içinde kaldığını ve yüreğinin sıkıldığını ifade etmektedirler. Sadrazama yazdığı hatt-ı hümâyûnları da bunu göstermektedir. Devrinin şartları göz önüne alındığında, Sultân İbrahim’in muhakemesinde ve idrâk melekelerinde bir bozukluk olmadığını, uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi, iyi bir eğitim görmemiş olması, şahsiyetinin oturmayışı ve bunlarla birlikte sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hale sokan sebeplerdir. Uzmanların tesbitine göre, onun rahatsızlığı, anksite bozukluğu denilen nevroz türünde bir hastalıktır. Psikotik ve deli değildir. Zaten hekimler de elem-i asabî teşhisini koymuşlardır ki, bu da yaygın anksieteden başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır. O zaman Deli İbrahim isnadı yanlıştır[1].