Ömer
28/07/2003, 10:02
Yazımın başlığını okuyunca, "Böylesine güneşli ve güzel bir Pazar sabahında, gene demokrasi vaazı dinleyeceğiz galiba..." diye yüzünüzü buruşturmayınız lûtfen... Bu defa, siyasî rejimden değil "yemek rejimi"nden bahsedeceğim. Ömrünün büyük kısmını bir "obez" olarak geçiren bendenizin, "diyet rejimi" konusundaki mütalâalarını okurken sıkılmayacağınızdan eminim.
Efendim, bu obez kulunuz, sonradan olma değil anadan doğma "şişman"dır maalesef... Anacığımdan 10 kg civarında doğmuşum; doğar doğmaz şişeler dolusu sütü ve mamayı tükettikten sonra, akşam misafirler için yoğrulan çiğköftenin bir kısmını da götürmüşüm. Şaka bir yana, çocukluk günlerimde -bütün toraman veletler gibi- beni kızdıran şu tekerleme hâlâ kulaklarımda çınlıyor: "Şişko patates, yarım kilo domates!..."
Tabiî durum böyle olunca, tahmin edeceğiniz gibi, bütün gıda maddelerinin 100 gramlarında ne kadar "kalori" bulunduğunu, değme diyetisyenlere taş çıkartırcasına, daha çok genç yaşlarda ezberlemiştim. Meselâ 2,5 kg salatalığın, bir dilim ekmeğin kalorisine eşdeğerde olduğunu bilir miydiniz?... Ben bilirdim. Sadece bunu mu?... İşin harcama tarafını da öğrenmiştim; hangi faaliyetin vücuda ne kadar kalori harcattığını, değişik "bazal metabolizma" (vücudun kalori harcama kabiliyeti) değerlerine göre biliyordum.
Askerlik vazifeme, 29 yaşında, bir hayli gecikerek başladığım "Tuzla Piyade Okulu"na geldiğimde tam 117,5 kg idim. Sabah eğitimi esnâsında, arkadaşlarıma ve henüz 22 yaşındaki çiçeği burnundaki teğmene rezil oluyordum. Özellikle bölük hâlinde hizaya girerken, benim her iki tarafa da taşan bedenim, bölüğün hizasını bozuyor ve komutanımı kızdırıyordu. Koşularda en arkada kalıyor, bir ara ikinci turda önde gittikten sonra, tekrar geride nal topluyordum.
Bu duruma müthiş içerledim ve literatüre, affedersiniz, "hıyar rejimi" olarak geçecek olan müthiş buluşumu yaptım. Sabahları, küçücük bir beyaz peynir, öğlenleri karavanadaki mis gibi kokan yemeklerin içinden küçük bir parça dana eti yiyiyor; akşamları ise kantinden üç kilo salatalık alarak, ülserli midemin şikâyetlerine kulak asmadan gövdeye indiriyordum. Bununla da kalmıyor; her sabah bölükten önce bir saat koşuyor; manganın toplam teçhizatını yüklenerek meşhur "Tavşantepe"ye piyade taarruzlarına yollanıyordum.
Erkeklerin askerlik hikâyeleri bir türlü bitmez; okul hâtıraları gibi uzar gider... Bir ay sonra vaziyet şu idi: Günde ortalama 1 kg vermeye başlamış, sigarayı bırakmış ve sağlığıma kavuşmuştum. Bölüğün en hızlı "şanlı piyadesi" ben olmuştum. Mukaddes "asker ocağı" beni âdeta yenilemişti. Alay komutanı her hafta çağırıp kaç kiloya indiğimi soruyordu. Sonunda 80 kg olarak dört ay sonra asteğmen demirini takıp Ankara'ya döndüğümde, Kızılay'da karşılaştığım yakın dostum Mehmet Dülger beni tanımamıştı. Ne de güzel günlermiş!...
Başbakanlık Müsteşarı iken, o güzel günleri anlattığım Genelkurmay II. Başkanı Öztorun Paşa, "Sayın Güzel, sizi tekrar askere alalım" dediğinde, "Paşam, yoksa benden kurtulmak mı istiyorsunuz?!..." diye takılmıştım.
Rahmetli Özal, hiç tartışmasız, dünyanın en "tonton", en "tatlı" adamıydı. Kendime pay çıkarmış olmıyayım ama bunu biraz da "şişmanlığına" borçlu olduğu söylenebilir. Tabiî, her şişman tonton değildir. Meselâ, Demirel'e tonton diyebilir misiniz?!... Özal, ANAP'ı kurmadan önce Amerika'ya gitmiş ve Houston'da kendisini "rektifiye" ettirmişti. Bu arada, sonradan "Houston Rejimi" diye adlandıracağımız bir diyetle, kısa zamanda, doktor kontrolü altında kilo vermiş ve 90 kg.'ın altına inmişti. Çok şaşırmış ve kendisini tanımakta güçlük çekmiştim. "Ağabey, bu hâlin sana hiç yakışmamış, tonton karizmanı kaybetmişsin" demiştim. Sağlığına kavuşan Özal, "Haydi, haydi, kıskanma bakayım..." diye cevap vermişti gülerek...
"Houston Rejimi"nde; sadece, günde iki öğün 150'şer gramlık, tercihan hindi, bulamazsanız tavuk eti (göğüs tarafından) yiyiyorsunuz; bol su içiyorsunuz; ayrıca hiçbir şey yemiyorsunuz. Bir de vücudun potasyum ve vitamin ihtiyacını tabletlerle karşılıyorsunuz. İlk iki günde açlık hissediyorsunuz
Hasan Celal GÜZEL
hcguzel@tercumangazete.com
Alıntıdır
Efendim, bu obez kulunuz, sonradan olma değil anadan doğma "şişman"dır maalesef... Anacığımdan 10 kg civarında doğmuşum; doğar doğmaz şişeler dolusu sütü ve mamayı tükettikten sonra, akşam misafirler için yoğrulan çiğköftenin bir kısmını da götürmüşüm. Şaka bir yana, çocukluk günlerimde -bütün toraman veletler gibi- beni kızdıran şu tekerleme hâlâ kulaklarımda çınlıyor: "Şişko patates, yarım kilo domates!..."
Tabiî durum böyle olunca, tahmin edeceğiniz gibi, bütün gıda maddelerinin 100 gramlarında ne kadar "kalori" bulunduğunu, değme diyetisyenlere taş çıkartırcasına, daha çok genç yaşlarda ezberlemiştim. Meselâ 2,5 kg salatalığın, bir dilim ekmeğin kalorisine eşdeğerde olduğunu bilir miydiniz?... Ben bilirdim. Sadece bunu mu?... İşin harcama tarafını da öğrenmiştim; hangi faaliyetin vücuda ne kadar kalori harcattığını, değişik "bazal metabolizma" (vücudun kalori harcama kabiliyeti) değerlerine göre biliyordum.
Askerlik vazifeme, 29 yaşında, bir hayli gecikerek başladığım "Tuzla Piyade Okulu"na geldiğimde tam 117,5 kg idim. Sabah eğitimi esnâsında, arkadaşlarıma ve henüz 22 yaşındaki çiçeği burnundaki teğmene rezil oluyordum. Özellikle bölük hâlinde hizaya girerken, benim her iki tarafa da taşan bedenim, bölüğün hizasını bozuyor ve komutanımı kızdırıyordu. Koşularda en arkada kalıyor, bir ara ikinci turda önde gittikten sonra, tekrar geride nal topluyordum.
Bu duruma müthiş içerledim ve literatüre, affedersiniz, "hıyar rejimi" olarak geçecek olan müthiş buluşumu yaptım. Sabahları, küçücük bir beyaz peynir, öğlenleri karavanadaki mis gibi kokan yemeklerin içinden küçük bir parça dana eti yiyiyor; akşamları ise kantinden üç kilo salatalık alarak, ülserli midemin şikâyetlerine kulak asmadan gövdeye indiriyordum. Bununla da kalmıyor; her sabah bölükten önce bir saat koşuyor; manganın toplam teçhizatını yüklenerek meşhur "Tavşantepe"ye piyade taarruzlarına yollanıyordum.
Erkeklerin askerlik hikâyeleri bir türlü bitmez; okul hâtıraları gibi uzar gider... Bir ay sonra vaziyet şu idi: Günde ortalama 1 kg vermeye başlamış, sigarayı bırakmış ve sağlığıma kavuşmuştum. Bölüğün en hızlı "şanlı piyadesi" ben olmuştum. Mukaddes "asker ocağı" beni âdeta yenilemişti. Alay komutanı her hafta çağırıp kaç kiloya indiğimi soruyordu. Sonunda 80 kg olarak dört ay sonra asteğmen demirini takıp Ankara'ya döndüğümde, Kızılay'da karşılaştığım yakın dostum Mehmet Dülger beni tanımamıştı. Ne de güzel günlermiş!...
Başbakanlık Müsteşarı iken, o güzel günleri anlattığım Genelkurmay II. Başkanı Öztorun Paşa, "Sayın Güzel, sizi tekrar askere alalım" dediğinde, "Paşam, yoksa benden kurtulmak mı istiyorsunuz?!..." diye takılmıştım.
Rahmetli Özal, hiç tartışmasız, dünyanın en "tonton", en "tatlı" adamıydı. Kendime pay çıkarmış olmıyayım ama bunu biraz da "şişmanlığına" borçlu olduğu söylenebilir. Tabiî, her şişman tonton değildir. Meselâ, Demirel'e tonton diyebilir misiniz?!... Özal, ANAP'ı kurmadan önce Amerika'ya gitmiş ve Houston'da kendisini "rektifiye" ettirmişti. Bu arada, sonradan "Houston Rejimi" diye adlandıracağımız bir diyetle, kısa zamanda, doktor kontrolü altında kilo vermiş ve 90 kg.'ın altına inmişti. Çok şaşırmış ve kendisini tanımakta güçlük çekmiştim. "Ağabey, bu hâlin sana hiç yakışmamış, tonton karizmanı kaybetmişsin" demiştim. Sağlığına kavuşan Özal, "Haydi, haydi, kıskanma bakayım..." diye cevap vermişti gülerek...
"Houston Rejimi"nde; sadece, günde iki öğün 150'şer gramlık, tercihan hindi, bulamazsanız tavuk eti (göğüs tarafından) yiyiyorsunuz; bol su içiyorsunuz; ayrıca hiçbir şey yemiyorsunuz. Bir de vücudun potasyum ve vitamin ihtiyacını tabletlerle karşılıyorsunuz. İlk iki günde açlık hissediyorsunuz
Hasan Celal GÜZEL
hcguzel@tercumangazete.com
Alıntıdır