Mingitau
22/07/2003, 00:42
1941’in Haziran ya da Temmuz ayları.. “Dünyanın tek süper gücü” Nazi Almanya’sının önünde kimse duramıyor. Panzerler “Yıldırım harbi” ile Avrupa’nın altından girip üstünden çıkmışlar, Rusya kapılarına dayanmışlar. Fransa dayanamamış, İngiltere her gece bombalanıyor.
“Çöl Tilkisi” Rommel Afrika’da Montgomery’i sıkıştırmış.
Eski kıta alevler içinde, Amerika okyanus ötesindeki “ada”sında “seyrediyor”.
Yunanistan, hem de savaşın ilk yılında, hem de İtalya’ya teslim olmuş. Bir yıl sonra da Almanlar gelmiş.
Almanlar burunlarından kıl aldırmıyorlar.
Almanlar Meriç’e dayanmış.
Kapıya kadar gelen tehlikeyi karşılamak üzere seferberlik ilân edilmiş, yedekler askere alınmış. Karartma ve karne devri yaşanıyor.
Atatürk yeni ölmüş. Ama Türkiye daha halâ Atatürk’ün Türkiyesi.
Millet, “Türk önde/ Türk ileri” türküleri söylüyor, dünyaya yukarıdan bakıyor.
Trakya’da tatbikatlar yapılıyor. Topun ağzındaki ilk vatan parçası olan Trakya toprakları bütünü ile “askeri bölge”.
Romanya-Bulgaristan dahil bütün Balkanları ezip geçen Almanların, Karadeniz’in kuzeyinden Kafkaslara inmesi tehlikesi karşısında Doğu sınırımız da alarmda. Birlikler “ordugâhta”..
Meriç’te ufak bir sınır anlaşmazlığı vuku buluyor.
İstanbul-Avrupa demiryolu hattı o zaman Türkiye’den çıkıyor, bir süre sonra tekrar giriyor, Karaağaç’tan tekrar çıkıp Yunanistan içlerine doğru devam ediyor.
Sınırın hemen öte tarafındaki ilk Yunan istasyonu Pityon. Sadece istasyon. Tren ve Gümrük görevlilerinin bulunduğu ufak birkaç bina var. Avrupa trenleri Pityon’da her seferinde uzun bir süre yolcuların pasaport kontrolları için duruyor.
Hele savaş zamanı kontrollar daha da uzun, dikkatli ve bıktırıcı..
Pityon’da Yunan gümrük ve istasyon görevlilerinin başında, bir SS Yarbayı komutasındaki bir Alman müfrezesi var. Yunanistan Alman “toprağı” ya! Yâni batımızda o yıllar (Şimdi güneyimizde olduğu gibi) yeni bir komşumuz var, Almanya..
Sınırın her iki tarafında da sinirler gergin birer çelik yay. Dokunsan boşalacak.
Ufak, basit sınır anlaşmazlığını görüşmek üzere bir Türk subayı, Dr. Üsteğmen İbrahim Çağlayan trenle “karşıya” geçer.
Gecenin bir vakti Pityon’da vagondan iner.
Alman Yarbayı karşısındadır.
Alman Yarbayı, Türk Üsteğmeni İbrahim Çağlayan’ı topuklarını vurarak jilet gibi bir selâmla karşılar. Görüşürler, problem çözülür.
Ve tam 62 yıl sonra aynı günler, aşağı yukarı aynı coğrafya.
Türkler ve Almanlar Kosova Prizren’de, aynı Barış Gücü’ne mensup iki “müttefik” devlet silahlı kuvvetleri olarak “görev yapmaktadırlar”.
12 Temmuz 2003 Cumartesi gecesi “müttefik” dört tane kılı kırık Alman neferi, Şadırvan Köprüsünde, “müttefik” bir Türk Yüzbaşısını coplayıp, elbisesini yırtarlar. Olaya şahit olan Prizren Türkleri derhal “durumdan vazife” çıkarıp Alman askerlerinin üzerine yürüyünce Almanlar çareyi yakındaki kiliseye sığınmakta bulurlar
Bize de yüzbaşı hiç olmazsa silahını kaptırmadı diye sevinmek düşer.
Şimdi birbirleriyle ilgili şu soruların cevaplarını arayın bakalım; “Devlet, milletin idareye yansıyan kültür-gelenek-görenekler bütünü müdür yoksa devlet mi millete şekil verir?”
İkisi de birbirini mi etkiler?
Her millet lâyık olduğu “idare” ile mi idare edilir?
Peki aynı millet 60 yıl içinde nasıl olur da bu kadar zıt tepkiler gösterir, yahut tepkisiz kalır?
www.giresungazete.net/hm.asp?id=2117
“Çöl Tilkisi” Rommel Afrika’da Montgomery’i sıkıştırmış.
Eski kıta alevler içinde, Amerika okyanus ötesindeki “ada”sında “seyrediyor”.
Yunanistan, hem de savaşın ilk yılında, hem de İtalya’ya teslim olmuş. Bir yıl sonra da Almanlar gelmiş.
Almanlar burunlarından kıl aldırmıyorlar.
Almanlar Meriç’e dayanmış.
Kapıya kadar gelen tehlikeyi karşılamak üzere seferberlik ilân edilmiş, yedekler askere alınmış. Karartma ve karne devri yaşanıyor.
Atatürk yeni ölmüş. Ama Türkiye daha halâ Atatürk’ün Türkiyesi.
Millet, “Türk önde/ Türk ileri” türküleri söylüyor, dünyaya yukarıdan bakıyor.
Trakya’da tatbikatlar yapılıyor. Topun ağzındaki ilk vatan parçası olan Trakya toprakları bütünü ile “askeri bölge”.
Romanya-Bulgaristan dahil bütün Balkanları ezip geçen Almanların, Karadeniz’in kuzeyinden Kafkaslara inmesi tehlikesi karşısında Doğu sınırımız da alarmda. Birlikler “ordugâhta”..
Meriç’te ufak bir sınır anlaşmazlığı vuku buluyor.
İstanbul-Avrupa demiryolu hattı o zaman Türkiye’den çıkıyor, bir süre sonra tekrar giriyor, Karaağaç’tan tekrar çıkıp Yunanistan içlerine doğru devam ediyor.
Sınırın hemen öte tarafındaki ilk Yunan istasyonu Pityon. Sadece istasyon. Tren ve Gümrük görevlilerinin bulunduğu ufak birkaç bina var. Avrupa trenleri Pityon’da her seferinde uzun bir süre yolcuların pasaport kontrolları için duruyor.
Hele savaş zamanı kontrollar daha da uzun, dikkatli ve bıktırıcı..
Pityon’da Yunan gümrük ve istasyon görevlilerinin başında, bir SS Yarbayı komutasındaki bir Alman müfrezesi var. Yunanistan Alman “toprağı” ya! Yâni batımızda o yıllar (Şimdi güneyimizde olduğu gibi) yeni bir komşumuz var, Almanya..
Sınırın her iki tarafında da sinirler gergin birer çelik yay. Dokunsan boşalacak.
Ufak, basit sınır anlaşmazlığını görüşmek üzere bir Türk subayı, Dr. Üsteğmen İbrahim Çağlayan trenle “karşıya” geçer.
Gecenin bir vakti Pityon’da vagondan iner.
Alman Yarbayı karşısındadır.
Alman Yarbayı, Türk Üsteğmeni İbrahim Çağlayan’ı topuklarını vurarak jilet gibi bir selâmla karşılar. Görüşürler, problem çözülür.
Ve tam 62 yıl sonra aynı günler, aşağı yukarı aynı coğrafya.
Türkler ve Almanlar Kosova Prizren’de, aynı Barış Gücü’ne mensup iki “müttefik” devlet silahlı kuvvetleri olarak “görev yapmaktadırlar”.
12 Temmuz 2003 Cumartesi gecesi “müttefik” dört tane kılı kırık Alman neferi, Şadırvan Köprüsünde, “müttefik” bir Türk Yüzbaşısını coplayıp, elbisesini yırtarlar. Olaya şahit olan Prizren Türkleri derhal “durumdan vazife” çıkarıp Alman askerlerinin üzerine yürüyünce Almanlar çareyi yakındaki kiliseye sığınmakta bulurlar
Bize de yüzbaşı hiç olmazsa silahını kaptırmadı diye sevinmek düşer.
Şimdi birbirleriyle ilgili şu soruların cevaplarını arayın bakalım; “Devlet, milletin idareye yansıyan kültür-gelenek-görenekler bütünü müdür yoksa devlet mi millete şekil verir?”
İkisi de birbirini mi etkiler?
Her millet lâyık olduğu “idare” ile mi idare edilir?
Peki aynı millet 60 yıl içinde nasıl olur da bu kadar zıt tepkiler gösterir, yahut tepkisiz kalır?
www.giresungazete.net/hm.asp?id=2117