PDA

Tam Sürümünü Görmek İçin : internet ve içerik çelişkisi..


virU
26/04/2005, 23:30
internet özgürlük deniyor ama nereye kadar? .. yasa dışı içerike sahip bir site yaptığınızda, ya da başka bir deyişle korsan yazılım/müzik/film sitesi yaptığnızda içerikten sorumlu tutuluyorsunuz tüm bunlar çelişki değil mi? sizce bu tür site yapanlara karşı yaptırım uygulanması ne kadar adil. korsan kullanmak ya da kullanmamak kişinin kendi tercihidir. bence bu tür yaptırımlar internetin özgürlüğünü zedeliyor.


Zerzevat Adam
26/04/2005, 23:43
internet özgür falan değildir. kim söylediyse kandırmış seni. :)

ayrıca özgürlük nedir? ben eğer birisinin emeğini harcıyorsam, onun üretip satabilme özgürlüğünü kendi özgürlüğüm diye elinden alıyorsam başlarım bu özgürlüğe.

windows kötü mötü deniyor... beğenmeyenler çok, kullananda çok, korsanda çok. beğenmiyorsan, kötüyse kullanmazsın. eğer korsan kullanıyorsan bunun cevabı "kötü o yüzden korsan kullanıyorum, almaya gerek yok" değildir.

haa şu var ki mp3 konusu bize tam hırsızlık gibi gelmiyor. fakat bana kalırsa mp3ler çok ucuz miktarlarda internetten satılmalı ve bu resmi olmalı. bir müzik şirketinin kendi sunucusu olacak, her indirimde şarkı başına 50 sent alacaksın olay kapanacak.

virU
26/04/2005, 23:53
lisans paranızı ödeyip istediğiniz programı satın alabilirsiniz ya da dinlediğiniz sanatçının mp3 dosyalarını internetten download etmezsiniz, bedavaya edindiğiniz ekitaplar yerine gidip amazon comdan paranızla orjinalini alabilirsiniz.. doğru olan budur asla bunu tartışmıyorum. ama imkanlarınız sınırlıysa korsanda bir alternatiftir. korsan a karşı savaş açan büyük sermayedir başkası değil emin olun. onların ticari kaygıları üzerine kurulmuştur korsana karşı kampanyaları. kaçımız lisanslı program kullanıyoruz? tüm bunların yerine insanlarınızı eğitirsiniz insanlarınızın refah seviyesini yükseltirsiniz.. o zaman bu insanlar zaten korsan kullanmaz. korsana karşı mı bu mücadele yoksa tüm bunlar ticari kaygılar mı? bu ayrımı iyi yapmak gerekir. sizin mantığınıza göre teknoloji sadece parası olanların tekelinde olacak. burada korsan ürünlerin ahlaki boyutunu tartışmıyoruzki zaten ama siz büyük yabancı sermayenin ticari kaygıları için kısıtlamalar getirirseniz bu tepkiyide alırsınız. internet özgürlüktür deniyor herkes kafasına göre istediği şeyi yazıp çizebiliyor iş korsan gelince bazılarının sesi daha fazla çıkıyor. size paraya ödeyecek bir müşteri sizin orjinal malınızı bırakıp zaten korsanı tercih etmez. ayrıca korsan içerik host edebileceğiniz çok sayıda hosting varken bizim ülkemizde bu tür kısıtlamalar getirilmesi bence üzücü.

Zerzevat Adam
27/04/2005, 00:00
Evet bende a'dan z'ye programları lisanssız kullanıyorum ama lisanssız kullanmamı savunmuyorum. Mesela imkanım olsa -şu an- kesinlikle Adobe Creative Suite ve Macromedia Web Paketini lisanslı olarak alırım. Ama ileride alacağım. Ha şu var ileride Windows'a lisans verecekmiyim? Eğer Macintosh makina veya PC üstünde Linux dağıtımı kullanmazsam ve sadece "ie5, ie6'da nasıl gözüküyor?" amaçlı kullanmayacaksam evet ona da lisans ücreti veririm, çünkü ne olursa olsun adam bir program yazmış ve satıyor. Bunu kullanarak açığınada, ücretinede talib oluyorsundur.

Açık kaynak camiasında anlatılan olayda bu. Olay bir microsoft karşıtlığı değil, olay tekel-patent-kapalılık karşıtlığı, ki bunu karşı çıkarak değil alternatifini sunarak yapıyorlar. Önemli olan da bu. Eğer senin grafik işin varsa photoshop kullanarak yap, parada kazan bu işten ama günü gelince programı lisanslayacak paran oldu mu da böyle iyiydi, güzeldi dememelisin. Bence.

virU
27/04/2005, 00:14
omerbaylayli:
aynı şeyi düşünüyoruz, bugün korsan senin için bir alternatif ama eğer istersen lisans satın alabilirsin. ben lisanssız kullanımı savunmuyorum. dikkat ettiysen bunun kişisel bir tercih olduğunu anlatmaya çalıştım.

cL
27/04/2005, 00:36
Hiç bir zaman hiç bir yerde sınırsız özgürlük olmaz. Özgürlüğünüzün sınırlarını bilirseniz diğer insanlarla çatışmazsınız.

Sahin
27/04/2005, 03:21
Konu DVD filmlerle falan ilgili ama genele uyarlanarak okunabilir.

Ali Murat Güven: Korsan video kötüdür; ama Türk halkı
da fakirdir!
Tarih: 21.12.2004 Saat: 22:44 Gönderen: karakutu

Bir süredir kafamı şiddetle kurcalayan konu
başlıklarından biri de, "korsan video ve bilgisayar
yazılımları sektörü"...

Sanırım farkındasınızdır; son yıllarda bu konu üzerine
ahkâm kesmeler dikkati çekecek düzeyde arttı. Bir
bakıyoruz, büyük kentlerin ana caddelerindeki
billboardlarda bir duyuru:

"Korsan yazılım kullanmayın, orijinal yazılım satın
alın! Yoksa sizin için çok kötü olur!". Hemen altında
da, bilgisayara aşinâ genç Türklere korsan yazılım
kullanan arkadaşlarını ihbar etmeleri için bir
"ispiyonaj" çağrısı ve ilgili telefon numaraları...
Ardından, açıyorsunuz sinema ya da bilgisayar
dergilerini.

"Editöryal" köşesindeki fotoğrafında ilk dikkati çeken
şey pahalı Tommy Hilfiger tişörtü olan bir genç adam,
ilk satırdan itibaren başlıyor "avam"ı eleştirmeye:
"Korsan VCD'lerle film mi seyredilir? Bu iğrenç
diskler gözleri bozuyor, insanın sinema zevkini
kaçırıyor.



Siz siz olun, korsan VCD'den asla film izlemeyin,
mutlaka DVD'yi tercih edin v.s. v.s..." Kısacası, son
bir kaç yıldır, özellikle Amerikalı film yapımcıları
ve yazılım şirketlerinin baskılarıyla gitgide
yoğunlaşan bir "akıl verme" bombardımanı altındayız.
Buna bir de, aynı baskıların getirdiği ve maddî açıdan
çok ağır yaptırımları olan kimi yasalar eklendi.
Korsan videoculukta bir doruk Yazar, kısa filmci ya da
reklâmcı olarak sinemayla iştigâl ettiğim son 15 yıl
içinde "korsan video" olgusuna ilişkin en renkli
tecrübeyi, bize oldukça uzak bir diyarda, Meksika'nın
başkenti Mexico City'de yaşadım.

1998 yılı Mart ayıydı ve "Aztekler" üzerine bir
televizyon belgeseli hazırlamak üzere dünyanın bu en
kalabalık kentinde (nüfusu, tamı tamına 20 milyon!)
bulunuyordum. Mexico City, neşeyle kederin, göz
kamaştırıcı bir zenginlik ile iç karartıcı bir
yoksulluğun koyun koyuna yaşadığı dehşetengiz bir
kent. Tıpkı nüfus yoğunluğu gibi, suç oranları
açısından da bir dünya lideri. Kentteki ikinci
günümüzdü ve kameraman dostum Cem Sertesen ile
birlikte Mexico City'nin insan seli içinde neredeyse
yürümekten vazgeçmiş, bu çılgın kalabalığın bizi
sürüklediği yöne doğru adetâ yüzüyorduk.

Tam da o günlerde, yönetmen James Cameron'un dünyayı
ayağa kaldıran filmi "Titanic" Kuzey Amerika
sinemalarında gösterime girmiş durumda. Sanırım, bizim
kentte gezintiye çıktığımız gün de, filmin
Meksika'daki ilk gösterim günüydü. Bir baktım ki,
sürüklene sürüklene Mexico City'nin en gösterişli
sinemasının önüne ulaşmışız. Salonun girişinde
Titanic'in neredeyse 10 metrelik dev bir afişi yer
alıyor. Ayrıca, giriş noktalarına konulan yüksek
güçteki kolonlardan de Celine Dion'un film için
seslendirdiği "My love will go on" parçası
yükselmekte. Caddeden geçenler anında bu "damar
parça"nın etkisi altına giriveriyor ve bir bölümü de
hemen gişeye yöneliyorlar.

Kısacası, sinemanın önünde "tanıtım" adına
yapılabilecek herşey yapılmış. İşte, "millî felaket"
tam o anda gözüme çarptı. Önce, sinema salonunun hemen
önünde, orta yaşlı, kavruk bir Meksikalının avaz avaz
bağırarak birşeyler sattığını farkettim. Ardından da,
bakışlarımı merakla adamın işporta tezgâhına doğru
çevirdim. Ve gördüklerim karşısında bir anda dumur
oldum. Aman Allah'ım, böyle bir saçmalık olabilir
miydi? Meksikalı işportacı, "Titanic" filminin
gösterime girdiği gün, bu filmi gösteren bir sinema
salonunun önünde aynı filmin "korsan video
kasetlerini" satıyordu!

Ve buna da -sinema yetkilileri dahil- gelip geçen hiç
kimsenin aldırış ettiği yoktu! Meksika'daki ilerleyen
günlerimizde, Türk Büyükelçiliği'nin sinemasever
sekreteri Victor Estrada'ya bu cüretkâr sektörden dem
vurup, ABD'nin yakın denetimindeki bu ülkede Amerikan
yapımcılarının korsancılığa karşı herhangi bir önlem
alıp almadığını sordum. "Hiç birşey yapamazlar" diye
cevapladı sorumu Estrada, "Birşey yapabilmek için,
önce Meksika halkının düşük alım gücünü dikkate almak
zorundalar. Ancak ondan sonra korsan video ile
mücadele edebilirler." Evet, sorumun yanıtı için
iddialı akademik araştırmalara hiç gerek yoktu; yanıt
bu kısa açıklamada zaten fazlasıyla gizliydi.

Meksika halkı yoksuldu ve toplumun büyük bir
çoğunluğunun -cüzdanlarına uzun uzun bakıp ince
hesaplar yapmaksızın- öyle her akıllarına geldiğinde
sinemaya, tiyatroya ya da konsere gidebilecek ekonomik
gücü bulunmuyordu. Bu yalın gerçeğe karşılık, ülkenin
büyük kentlerinde sinema biletleri yine de 6 Amerikan
Doları düzeyinde seyretmekteydi. Ki, bu da Birleşik
Amerika'daki orta hâlli sinema salonlarının bilet
ücretlerine eşit bir rakamdı.

Yani, öylesine adaletten uzak bir düzen kurmuşsunuz
ki, aylık geliri ortalama 4-5 bin Amerikan Doları olan
bir halk ile, aylık geliri 150-200 dolar olan bir
halktan (Meksikalı bir polis ayda ortalama 250,
Türkiyeli bir polis ise 300 USD maaş alıyor) hemen
hemen aynı fiyatlarla film seyretmesini bekliyorsunuz!
Üçüncü dünya ülkelerine bir video kasetini, film
DVD'sini, bir oyun yazılımını ya da bilgisayar
programını, ekonomik rahatlıktan dolayı artık "geğirme
noktası"na ulaşmış olan kendi halkınızla aynı
fiyatlarla pazarlamaya kalkışıyorsunuz.

Bu acımasız rekabeti taşıyamayan bir üçüncü dünya
toplumuyla karşılaştığınızda da, başlıyorsunuz "Vay
şerefsiz korsancılar" deyip veryansın etmeye!
Biliyorum; canları bir filmi sinemada izlemek
istediğinde işletmecilerin kendilerine armağan ettiği
"serbest giriş kartları" ve davetiyelerle bu zevki
yaşayan ya da sıcacık evlerindeki "home theatre
system"lerin başına kurulup DVD'lerinin keyfini
çıkartan kimi tuzu-kuru sinema yazarlarımız (ve de
sinema işletmecilerimiz) bu satırlardan hiç
hoşlanmayacaklar. Ancak, onlar için çok üzgünüm ve
gerçekler karşısında yapabileceğim pek fazla birşey
yok.

Çünkü, şu ünlü "korsan video" mevzûsunda hakkaniyet
denklemine uygun bir yargıya varabilmek için, ömrümün
son 10 yılı sürekli düşünmekle ve bu arada da ziyaret
ettiğim ülkelerdeki durumu incelemekle geçti. Yani, bu
iş üzerine ahkâm keserken "işkembe-i kübra"dan
sallamıyorum! VCD ile yaygınlaşan "korsan" furyası
Şimdi Türkiye video kayıt piyasasına hemen seri bir
dalış yapalım. Biliyorsunuz, gazetelerin verdiği o beş
para etmez VCD çalarların evleri işgâl etmesiyle
birlikte, Türkiye'de VHS ve betamaks kaset tüketimi
neredeyse bitme noktasına geldi. Bu bakımdan, bizde
diğer ülkelerin aksine ciddiye alınabilecek düzeyde
bir video kaset pazarı yok artık.

Onun yerini VCD ve DVD tüketimi almış durumda. (Oysa,
burada hemen küçük bir teknik bilgi vereyim. İyi
kaydedilmiş bir VHS kaset, en iyi VCD'den bile iki kat
daha keskin bir görüntü kalitesi sunar.) Dilerseniz,
saptamalarımıza önce VCD formatından başlayalım. Adına
kısaca "CD" dediğimiz kompakt diskler Hollandalı
"Philips" şirketi tarafından bulundu ve ticarî olarak
ilk kez 1982 yılında piyasaya sürüldü. Bu buluşun
temel amacı, ses dalgalarını dijital olarak, aslına
yüksek bir sadâkat ile (Hİ-Fİ) versatil disklere
kaydedip dayanıklı bir taşıyıcı materyal elde etmekti.
Bu şekilde, müzikseverler albümleri daha kolay
saklayabilecek ve uzun yıllar boyunca da yüksek
performansla kullanabileceklerdi.

Yani, CD, öncelikle "ses kaydı" için düşünülmüş bir
buluştu. Dolayısıyla, en verimli olduğu alan da buydu.
Bir kompakt diski "ses kaydı" için değil de "görüntü
kaydı" için kullanmak, Singapur, Tayland, Çin, Malezya
gibi Uzakdoğu ülkelerinden türeyen, "melez" bir teknik
uygulama. Tıpkı bizim gibi, halklarının büyük bir
bölümü "alt-garibanlık sınırı"nda dolaşan bu ülkelerde
bazı çekik gözlü girişimciler -tipik bir şark
kurnazlığıyla- "Madem bu malzeme ses sinyalini
taşıyor, o halde filmleri de taşıyamaz mı?" deyince,
1990'larla birlikte CD'lere ses ile birlikte görüntü
de "itelenmeye" başlandı. Ve böylelikle video CD'ler
doğdu. Ondan sonra da bilindiği gibi Asya piyasaları
Çince altyazılı, son derece kalitesiz korsan filmlerle
kaplandı. Bugün hiç bir AB ülkesi ve Kuzey Amerika'da
"VCD" adı altında ticarî bir görüntü kayıt sistemi
bulunmuyor.

Çünkü, bu sistem, düşük ses ve görüntü kalitesi
nedeniyle Batılıların göz zevkine hiç uymamakta.
Düşünsenize, dakika başı "mozaiklenen" ve amatör bir
kamerayla doğrudan beyazperdeden çekilmiş olan bir
korsan filmi hangi Amerikalı tüketici başından sonuna
dek sabırla izler? Şimdi de sözün tam burasında, hazır
sırası gelmişken şu dillere destan "Di-Vi-Di"ye
geçelim. DVD, "digital video disc" deyiminin
kısaltması ve günümüzde klasik VCD'ye göre çok daha
yüksek sığalı video diskleri tanımlamakta
kullanılıyor. Öyle ki, bunlardan yalnızca bir tanesine
hem 3 saatlik bir sinema filmini, hem de o filme
ilişkin -bir o kadar daha- yan malzemeyi doldurmak
mümkün.

Ayrıca, bütün bu görsel malzeme son derece yüksek bir
çözünürlük ile izlenebiliyor ve ekran üzerinde
beliren, izleyici ile etkileşimli bir menü üzerinden
de kumanda yardımıyla her şekilde denetlenebiliyor.
Bugün, internet üzerinde şöyle genel bir tarama
yaparsanız, Amerika Birleşik Devletleri ya da AB
ülkelerinde en baba bir DVD çaların fiyatının 400
Amerikan Doları dolayında olduğunu görürsünüz. Ki bu
rakam, şu anda Türkiye sınırları içinde satılan Sony,
Sharp, Pioneer gibi "markalı" bir DVD çaların fiyatına
hemen hemen eşittir.

Dikkatinizi çekiyorum, kişi başına ulusal geliri 2000
Doların biraz üzerinde seyreden Türkiye ile, kişi
başına ulusal geliri 20 bin Doları aşkın Birleşik
Amerika ya da AB halkları bir DVD çaları AYNI FİYATA
satın alıyor. Bu bir... İkinci saptamamız da, DVD
filmlerin perakende satış fiyatlarına ilişkin...

Efendim, hâlâ bilmeyen varsa hemen hatırlatalım. Bu
ülkede asgarî ücret 120 milyon Türk Lirası dolayında
seyrediyor. Ve tarafsız kaynakların hazırladığı en son
istatistiklere göre de, 4 kişilik bir ailenin
yoksulluk sınırı 560 milyon Türk Lirası. Hadi
içinizden bazıları, "Kaç kişi asgarî ücretle çalışıyor
ki? diye sorabilir. Tamam, o halde rakamı bir miktar
yükseltelim. "Benim" diyen bir orta sınıf mensubu da,
taş çatlasın 500 milyon Lira dolayında bir aylık sabit
ücret ile çalışıyor. Ki, bu kişiler de, ortalamanın
üstünde bir eğitim görmüş olan memurlar ve üst sınıf
işçiler.

Yani, bütün hayatlarını akşam eve bir tabak tarhana
çorbası ve iki ekmek götürebilmeye endekslemiş olan
"umutsuz kalabalığın" birer mensubu değiller.
Türkiye'de ticarî -ve kültürel- açıdan "pazar"
kavramının altını asla dolduramayacak olan bir avuç
ultra-zengin haricinde, sinemaya, tiyatroya ya da
konsere gidebilecek, video kaset ve DVD satın
alabilecek yaygın bir kitle varsa, işte o kitle tam
olarak bu insanlardan oluşuyor.

Evet, şimdi sıkı durunuz bayanlar baylar... Bu ülkede,
halen bir adet DVD filmin fiyatı, eski ya da
yeniliğine göre 20 milyon ile 45 milyon Lira arasında
değişmekte. Yani, yakın tarihli 3 adet film tamı
tamına bir aylık asgarî ücrete eşit. Bu, iki... Lütfen
hızınızı hiç kesmeyin ve derhal internette "www.
amazon.com" adresine girip, Amerikan e-ticaret
dünyasının bu en büyük kitap ve film satış sitesinde
bir DVD filmin kaç Dolara satıldığını gözlerinizle
görün. Dilerseniz ben size söyleyeyim.


Bazı filmler (ki, bunlar piyasaya sürülmelerinin
üzerinden 2-3 yıl geçenler) neredeyse Türkiye'dekinden
yarı yarıya ucuz fiyatlara satılmaktalar. Yeni bir DVD
filmin Amazon'dan kredi kartı ile ısmarlanıp posta
yoluyla Türkiye'ye geliş maliyeti, aynı filmin
Türkiye'deki perakende satış rakamına ancak denk
geliyor. Tabiî, o film eğer Türkiye'deki raflara
ulaşma şansı bulmuşsa! Yani, DVD aygıtını alırken
olduğu gibi, filmlerini alırken de milletçe açık ve
net bir biçimde oyuluyoruz. Bu, üç... Bir de VCD
filmlerin fiyatlarına bakalım... İşim olduğu için
gayet iyi biliyorum ki, günümüzde bir VCD film,
plastik kutusu ve dört renkli kapak baskısı da dahil
olmak üzere, malzeme olarak ortalama 1 Amerikan
dolarına mâlolmakta.

Oysa, bugün piyasadaki bandrollü, yasal VCD filmler,
uzunlukları ya da popülaritelerine göre 7 milyon ilâ
15 milyon arasında değişen fiyatlarla satışa
sunulmaktalar.


Maliyet ile satış arasındaki bu büyük fiyat farkının
ne kadarı filmin yerli ya da yabancı yapımcısına
ödenen telif hakkıdır ki, bir filmi 1,5-2 sinema
bileti fiyatına satıyorsunuz? Bu, dört... Son olarak
sinema salonlarına geçelim... Bugün büyük kentlerde
eli yüzü düzgün bir sinemada film izlemenin bedeli,
yalnızca bilet fiyatı olarak dahi 7-8 Doları
bulmaktadır ki, bu da Amerikan pazarındaki bilet
fiyatlarına hemen hemen denk bir rakamdır. Sorarım
size, içinde bulunduğu onca ağır maddî sıkıntıya,
omuzlarına çökmüş onca ruhsal baskıya karşın yine de
kültür ve sanat dünyasından uzak kalmamak için
çırpınan ezgin bir millete bu denli acımasız bir
tarifelendirme ile yaklaşmanın mantığı nedir?
Türkiye'de kaç aile, her hafta sonu gerçekleştireceği
düzenli bir sinema gezisine 40-50 milyon Lira
harcayabilir? Bu da, beş...

Türk halkı hırsızlığı çok mu seviyor? İddia ediyorum
ki, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan hiç
kimse, bir tek Allah'ın kulu dahi, güç bela aldığı
"toplama" bilgisayarında korsan yazılım kullanmaktan
ya da o berbat VCD çalarlarda işkence çekerek film
izlemekten zerre kadar zevk duymuyor. Ancak, Türkiye,
bu ekonomik çaresizlik sarmalı içinde, günümüzde tıpkı
bazı Uzakdoğu ülkeleri gibi sevimsiz bir korsan
yazılım pazarına dönüşmüş durumda...

Bunun nedenlerini analiz ederken, hiç kimse "yüksek
ticarî felsefeler" yapmaya ve topluma "ahlâk dersleri"
vermeye kalkmasın. Türk halkı parasız kardeşim,
pa-ra-sız! Ve eğer Türkiye'yi bir "pazar" olarak
görüyorsanız (ki, 65 milyon kişiyi herhalde bir pazar
olarak görmek mecburiyetindesiniz) o halde bilgisayar
donanım ve yazılımlarının, film izleme aygıtları ile
yasal kopyaların fiyatlarını UCUZLATIN. İnsanlara,
bilgiye ve kültüre ulaşma yönünde zorluk çıkartmayın,
aksine kolaylıklar sağlayın. Yüksek kârları -en
azından bir süre için- bizden değil, "Batı'nın muasır
medeniyetleri"nden elde edin. Böylelikle, belki bizler
de gün gelir ürettiğiniz yazılım ve donanımları uygun
kazıklarla satın alabilecek ekonomik düzeyi
yakalayabiliriz.

Size çok yakından bir örnek vereyim de, konuyu
birazcık daha berraklaştırmış olalım. Bu satırların
sahibi, bir sinema yazarı ve reklâm filmi yapımcısı
olarak neredeyse günün 24 saati sinema ile yaşıyor;
yurt dışına her çıktığında da parfüm ya da blue jean
değil, öncelikle büyük video marketlerden kesesinin
elverdiği son kuruşa kadar film satın alıyor. Buna
karşılık, DVD çalarıma ayda 3-4 taneden fazla
(Türkiye'den alınmış) film takar ve ayda iki kereden
fazla sinemaya gidersem bütçem feci şekilde
sarsılıyor; bir aile reisi olarak ertesi ay derhal
şişiyorum.

Ondan sonra da tıpkı benim gibi binlerce kişi, kredi
kartları merkezinden kendilerini arayan hiç
tanımadıkları soğuk bir sese, yaşanan gecikmelerden
dolayı özür dileyip duruyor! Sinema ve hukuk
kitaplarından değil, bizzat hayatın içinden alınmış bu
"gerçek" bilgiden hareketle, kafanızı çevirip Türk
halkının genel ahvâl ve şeraitine şimdi bir kere daha,
ama bu kez "Amerikalı gözlükleriyle" değil, "Türk
usûlü bir şefkatle" bakmanızı tavsiye ediyorum.

Gidişâta bir kez de bu açıdan bakmayı deneyip
önümüzdeki yıllar için insancıl önlemler almaya gayret
ederseniz, ülkemizin bilgiye ve sanata ulaşmakta
güçlük çeken bütün insanları adına daha hayırlı bir
adım atmış olursunuz. Yoksa, bu gidişle sokaklardan
daha çook korsan VCD toplayacaksınız. İnanın, o
VCD'leri toplarken yanınıza aldığınız polis memurları
bile bu yalın gerçeğin farkındalar ve o yüzden de
korsancılığın takibini öfleye püfleye yapıyorlar.

Günde 15-20 tane VCD satarak geçimini sağlamaya
çalışan işsiz bir garibanı içeri tıkıp ona 5 yıl hapis
cezası vermek hiç bir uygar ülkeye onur kazandırmıyor
çünkü. Bu yüzdendir ki, Batılı şirketlerin kraldan
fazla kralcı yerel avukatları tarafından takip
edilmedikleri sürece, kanun kollayıcılar tarafından
kaldırımlardaki bir tek korsan VCD bile kendiliğinden
müsadere altına alınmamakta... Son söz... Bu ülkede
yaşayan aklı başındaki herkesin gayet iyi bildiği
gibi, henüz yiyecek ekmeği zor bulan bir millet film
falan izleyemez. Soluk benizli varoş çocuklarının mide
gurultuları, "dolby surround ses sistemi"nden yayılan
o görkemli ses efektlerini feci şekilde bastıracaktır
çünkü...

Amerikan Sinemacılar Birliği (Motion Picture
Association of America, MPAA) tarafından bastırılan
"korsan filmcilik" aleyhtarı broşürlerden birinin
kapağı... Amerikalı sinemacı ağabeylerimiz kapakta
"Film ve video korsanlığı bir suçtur" demişler. Evet
haklılar, kabul ediyoruz; bir fikir ya da sanat
eserini izinsiz kopyalamak ve satmak elbette ki ciddi
bir suçtur. Çünkü, bizler "kul hakkı" diye yüce bir
kavrama inanan, herşeye karşın -büyük bir bölümü- hâlâ
son derece onurlu yaşayan bir milletiz. Ancak,
unutulmasın ki, bu broşürü bastıran ülkenin
insanlarının neredeyse 10'da 1'i düzeyindeki bir "kişi
başına ulusal gelir" ile yaşamaya çalışıyoruz.

Kanımızca, bu durumdaki bir millete ABD ile aynı bilet
fiyatına film izletmek de yasalarda adı henüz
konulmamış olan bir başka suçu, "insanlık suçu"nu
oluşturuyor!
Karakutu 2002

sunny_smiley
27/04/2005, 10:30
yazı da maşallah, öyle uzun öyle güzel ki, okuduktan sonra, ah Türkiye vah Türkiye diyesim geldi, yazarın aslında hem sonuna doğru vurguladığı hem de bir anlamda kaçırdığı bir nokta var. 500 YTL ile geçinen aile VCD hele de DVD derdinde olacağını hiç sanmıyorum. 750 YTL kazanan belki arada bi bişey alabilir, 1000 YTL üstünde kazanan ve ailedeki kişi sayısını az olduğunu düşünürsek ilgilenebilir bu VCD, DVD ile. Bunları da fakir olarak görüyorsak o zaman asgari maaş alanlar ne oluyor? Paran varsa alırsın, paran yok almazsın, ama ben fakirim korsan iyi muhabbeti baydı artık. Korsan CD kullanırsın, korsan program kullanırsın bir de çıkıp da ben fakir olduğum için korsan alıyorum ve destekliyorum demek de çok abes.
Bilgisayarların korsan olanı olsaydı millet onlardan da alırdı, olmadığı için ne varsa alıyor, alamayan da alamıyor, ortaya çıkıp ben fakirim demiyor. Yazılımlarda ve CD'lerde aynı durum olsaydı eminim aynısı olurdu. Millet fakirim, film izlemek benim de hakkım demezdi.

Ansugo
27/04/2005, 10:55
Her konuyu mantığa uydurmak için haklı olduğu iddia edilebilecek mantıki sebepler uydurmak mümkündür.

"Fakiriz o sebeple korsanız" demek mantıksızlığın dik alasıdır. Bir hırsız yakalanıp mahkemede yargılanırken "açlıktan ölüyordum, ondan çaldım" derse belke bu bir hafifletici neden olarak cezadan indirime sebep olabilir (Ama suç gene suçtur). Ama siz kullanmak zorunda olmadığınız bir yazılımı, içeriği kullanıyorsanız diğerlerinden eksik kalmamak için çaldım diyemezsiniz.

Yanlız özellikle bu kopya cd olayında söylemek istediğim şeyler var.

Son düşüncelerime göre yazılım firmalarının kopyaladıkları yazılımları belli bir fiyata satmalarının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorum. Eğer satılacaksa bile akla uygun olarak her bir satılan yazılım bazında fiyatın biraz daha düşmesi gerekiyor.

Düşünün. Bugün birşeyler üreten çoğu kimsenin o ürettiği şeyi "bedelsiz olarak" klonlaması mümkün değil. Örneğin bir lastik üreticisi iseniz her bir lastik üretimi için 0'dan aynı işlemleri uygulamak zorundasınız. Ürettiğiniz bir lastiği "hiçbir bedel ödemeden" çoğaltma gibi bir şansınız yok.

Ama yazılım böyle değil. Bir lira bedel ödemeden binlerce kopya üretmek mümkün.

Ve bu kopyaların herbiri aynı fiyata satılıyor!

Bu yazılım üreticinin sınırsız kaynağa sahip olması anlamına geliyor. Bir manada haksız rekabettir.

acemi
27/04/2005, 13:05
Son düşüncelerime göre yazılım firmalarının kopyaladıkları yazılımları belli bir fiyata satmalarının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorum.

Uygulanmakta olan hukukun hangi dusunce ile olusturulduguna bagli bu... Cesitli sistemler "bir urunun fiyatini ne belirler" sorusuna farkli cevaplar vermisler. Kimisinde tekel olan bir guc belirlemis, kimisinde emegin belirlemesi gerektigi soylenmis v.s.

Su anki mevcut durumda, bir urunun fiyatini "piyasa" belirliyor. Bu durumda bir urune fiyat koyarken onun kaca maloldugu, ne kadar emek harcandigi, ne kadar malzeme harcandigi filan onemli degil. Onemli olan tek sey, bu urun piyasada kaca gider. Buna, iyi ya da kotu bir sey olarak degil, hayatin bir gercegi olarak bakmak gerekiyor kanaatimce.

Boyle olunca da piyasada gittigi takdirde bir urune istenilen fiyat konulabilir.

virU
27/04/2005, 17:28
lisans paranızı ödeyip istediğiniz programı satın alabilirsiniz ya da dinlediğiniz sanatçının mp3 dosyalarını internetten download etmezsiniz, bedavaya edindiğiniz ekitaplar yerine gidip amazon comdan paranızla orjinalini alabilirsiniz.. doğru olan budur asla bunu tartışmıyorum. ama imkanlarınız sınırlıysa korsanda bir alternatiftir. korsan a karşı savaş açan büyük sermayedir başkası değil emin olun. onların ticari kaygıları üzerine kurulmuştur korsana karşı kampanyaları. kaçımız lisanslı program kullanıyoruz? tüm bunların yerine insanlarınızı eğitirsiniz insanlarınızın refah seviyesini yükseltirsiniz.. o zaman bu insanlar zaten korsan kullanmaz. korsana karşı mı bu mücadele yoksa tüm bunlar ticari kaygılar mı? bu ayrımı iyi yapmak gerekir. sizin mantığınıza göre teknoloji sadece parası olanların tekelinde olacak. burada korsan ürünlerin ahlaki boyutunu tartışmıyoruzki zaten ama siz büyük yabancı sermayenin ticari kaygıları için kısıtlamalar getirirseniz bu tepkiyide alırsınız. internet özgürlüktür deniyor herkes kafasına göre istediği şeyi yazıp çizebiliyor iş korsan gelince bazılarının sesi daha fazla çıkıyor. size paraya ödeyecek bir müşteri sizin orjinal malınızı bırakıp zaten korsanı tercih etmez. ayrıca korsan içerik host edebileceğiniz çok sayıda hosting varken bizim ülkemizde bu tür kısıtlamalar getirilmesi bence üzücü.

virU
27/04/2005, 17:30
http://www.divxplanet.net/disclaimer.html